FAIL (the browser should render some flash content, not this).
 
........................................sayfaya dön 25-12-2007


Fazıl Say’ın korkusu ve tepkisi ne kadar gerçekçidir?
TÜRKİYE MALEZYALAŞIYOR MU?


Geçtiğimiz günlerde Kurban Bayramı’nı yaşadık, kutladık! Müslümanların şevk ve heyecanla yerine getirdiği Hac ibadeti içinde Kurban ibadeti yerine getirilmesi gerekli GÜZEL AMELLERDEN!.. Tavaf gibi, Safa ve Merve’yi Say (tarif edildiği şekilde Allaha yalvararak, dua ve sena ederek yürümek) gibi Hac ibadetinin ayrılmaz parçalarından biri de “Allah için Kurban kesmek.” Evet, Müslümanlar barış ve neşe içinde Kurbanlarını kesecekler, oruçlarını tutacaklar, Haclarını da yerine getireceklerdir!

Her ne kadar dünyanın hali hazırdaki şartları ve medeniyetler ve devletlerarası değişen güç dengesi, İslam dünyasını ve İslam dininin dini ve dünyevi değer ve ölçülerine karşı saldırıları akıl almaz şekillere sokuyor, hızlandırıyor ve artırıyor olsa da… İslam dünyasının ve Türkiye’nin maruz kaldığı bu kültür saldırılarının bir süreden beri hedefi Kurban olmuştur…
İslam dininin kuralları, ölçüleri ve yüce idealleri yaşayacak, korunacak ve yücelecektir!

TÜRKİYE’Yİ ETKİSİ ALTINA ALAN KORKU?
Sayın Say’ın söz, davranış ve tepkilerini önemsemeliyiz! Kabul etmediğimiz, katılmadığımız görüş ve düşünceleri olabilir, ama sözlerini önemsiz sayma, küçümseme ve gereksiz mukabelelerde bulunma yolu yanlıştır! Belkide Fazıl Say’ın Türkiye’yi terk etmeyi düşünmesi ve düştüğü umutsuzluk hiç de azımsanmayacak bir vatandaş kitlesini korkutmakta ve umutsuzluğa sevk etmektedir!
Fazıl Say’ın korkusunu kendi açıklamaları ve yorumlarının özelinde ele almak yetmez! Bu korkunun ve endişenin bağlandığı büyük problem; Türkiye’nin “Cumhuriyet ile belirlemiş olduğu hayat tarzı, inanç, hedef, üslup ve hassasiyetlerin ve kazançların kaybı ile cumhuriyetin tasfiye ettiği anlayış, alışkanlık ve değerlerin zaafa sürüklenip yok olacağı endişesi ve korkusudur!

ŞİDDETLİ KORKU GERÇEKÇİ Mİ, EVHAM MI?
Bu korku ne kadar evhama dayanmaktadır, ne kadar gerçekçidir, ayrı bir konu! Ama insanların bir kısmının korktukları canavar, ne kadar etten kemikten yapılmış bir canavardır? Bu ister gerçek olsun, isterse bir kısım insanlarımızın içine düştüğü bir korku olsun, bu korku bu ülkede herkesin, özellikle ülkeyi yönetenlerin göz önünde bulunduracağı, azdırıp canavarlaştırmaktan bucak bucak kaçınacağı bir korku olmalıdır!
Yani Türkiye’nin, yani Türkiye’yi yönetenlerin yüzleşeceği ve derinlemesine inceleyip, sağlıklı tedbirlerini alıp, büyük bir merhametle, şefkatle ve dirayetle sağaltım terapisini uygulaması gerekiyor! Aksi halde sıkıntılarımız artar, bölünme ve Türkiye’nin içine itilmek istendiği parçalanma süreci hızlanır.

KORKUYU NELER TETİKLİYOR?
Yukarıda işaret ettiğimiz soru bundan çok önce değil, pek yakın sayılabilecek, çok yakın geçmişte yaşanmış bir gerçeğe bağlı: Ülkemizde bir parti vardı ve onun yöneticileri İslam dininin siyasi temsilcisi olmak iddiasındaydılar! Tutturdukları söyleme göre, o parti ve hareket zamanımızda Hazreti Nuh’un gemisi gibi kurtuluş gemisiydi ve bu topluluk ve siyasi heyet İslam’ın gerçek temsilcileriydiler! Onların dışında bulunanlar patetes kafalı idiler, onlara karşı olanlar da Haçlı veya Bizans artıklarıydılar!
Her neyse!..
Bütün akıl ve izan çağrıları hiçe sayıldı, bir lider ve arkasındaki küçük bir taraftar topluluğu sonu felaketle bitecek bir sona doğru el birliği ile iteklediler! Ne yazık ki bu sonu felaketle ve arka arkaya kapatılma cezalarıyla sonuçlanan malum hareket; Sincan balans ayarı ve gelmekte gecikmeyen 28 Şubat müdahalesi ile eski liderin en yakınında bulunan gençler tarafından tasfiyesi ile, “ben değiştim” sözü ile, insan malzemesi aynı, düşünceleri aynı ama ülkenin geleceğini küresel merkezlerin inisiyatifine havale eden bir teslimiyetçilikle, daha fazla değişim, daha fazla demokrasi sloganları ile cilalandı…
Ülkede pek çok namuslu insan, bütün gizlenme çabalarına rağmen mallarının huyunu çok iyi bildiği için Makro paşa gibi, “odur, o!” demekte, bu da sırtlarına yeni birer gömlek geçirmiş ve biz değiştik diye içeriyi ve dışarıyı kandırma yarışına çıkmış, eskileri ele vermekte...
İşte bu husus değiştikleri konusunda, Cumhuriyete sahip çıktıkları konusunda ve onu bir başka şekle sokma konusunda duyulan kuşkuların yersizliği iddialarını inandırıcılıktan mahrum bırakmaktadır! Bugün bir şekilde iktidarda bulunan partinin, dün defalarca Türkiye’yi teokratik bir din devletine dönüştürme eylemi sebebiyle kapatılma davaları açılmış, kapatılmış bir partinin devamı olarak kabul edilmesine sebep olmaktadır! Bu kanaat aradan geçen senelere ve değişim sözlerine rağmen değişmiş değildir!

“DEĞİŞTİM” SÖZÜ İNANDIRICI BULUNMAMAKTA!?
Bu değiştim sözlerine rağmen, AKP’nin gizli bir ajandasının olduğu kuşkusu içerde ve dışarıda dile getirilmekte devam ediyor! Hatta bu husus bir süre önce Sayın Gül’ün Fransa seyahati esnasında soruldu! Gizli ajandada neler var acaba? Cumhurbaşkanının, başbakan ve bakanların ekserisinin eşlerinin başlarının örtülü olması, YÖK’ün başına üniversite ve yüksek okullarda türbanın kullanılması imkanını açacak bir zatın getirilmesi…
Devletin ve toplumun siyasi iktidarın kontrolünde tüm devlet cihazını ele geçiren ve yöneten iktidarın devlet ve toplumu aşama aşama bir İslam cumhuriyetine dönüştürmek çabası içinde olduğu kuşkusu ciddi ve tehlikeli bir tırmanış içinde gözüküyor!
Diyeceğimiz odur ki bu korkuyu toplumsal ve tarihi bir gerçek olarak görmek yani toplumun çok önemli etkenlerinden biri olduğunu asla inkar etmemek, hatta hafife almamak gerektiğini önemle hatırlatalım.

BU KORKU GERİLİM POLİTİKACILARININ İŞİNE YARAMAKTA
Tabi bu hatırlatmanın bu korkunun tetikleyeceği sıkıntıları, kayıpları önemseyenler için bir anlamı vardır! Ama bu korkunun sebep olabileceği bölünme, parçalanma ve zaaf gibi endişeleri önemsemeyenler, hatta bu etkeni veya dinamiği kendi kör siyasetleri için kullanmayı çok iyi bilen, gerilimi yönetmeyi seven toplum tahrik siyasetçileri için mükemmel bir fırsattır! Kurt dumanlı havayı severmiş kolay ve kanlı avlar için…
Fazıl Say olayında da bu av sahnelerini görmek mümkün... Şöyle bir hatırlamak yeterli ve faydalı. Sayın Say ne demiş, ne etmiş… Ona neler denmiş… Bir Türk sanatçısının sanat ve şöhretinin Türkiye’nin başına bir deli gömleği gibi geçirilen ileri-geri, modernizm- statükoculuk, cumhuriyetçilik-laiklik, demokratlık-muhafazakarlık savaşında ne yazık ki kendisi dahil hasımlarının da katıldığı kör dövüşe acımamak, ülke adına endişe duymamak mümkün değil! Ülkede bu kör kavga zaman zaman alevlenerek, hafifleyerek sürüp gitmekte. Ve ne yazık ki olan memlekete olmakta, kaçırılan tarihi fırsatlara olmakta…

KAVGADA KULLANILAN VE SONU HÜSRAN OLAN SANATCILARIMIZ
Bu kavganın ateşinde nice şöhret yandı kül oldu…
Namık Kemal, Şair Ziya Paşa, Tevfik Fikret, Nazım Hikmet… kavganın alevli ateşini yükseltmek için kullanıldı, hatta kullanıldıklarının bile farkına varamadan kullanıldı ve çoğu da hayal ettiği dünya yerine aldatıldıklarını can yakıcı bir seraba ömür harcadıklarını görerek yeis içinde öldü!
Dileriz Türk Milleti’nin sanatçısı olmak şerefinin yüceliğini Sayın Say’da anlamıştır! Bize göre Say Türk Milleti’nin sanatçısı olmanın kendisi için ne büyük bir onur olduğunu anlamalıdır! Asla militan bir sanatçı olmak yanlışına düşmemelidir! Aktüel siyasetin de üstünde olmalıdır!
Tarihi bir mecburiyet varsa şayet, bütün unvanlarını da bir tarafa bırakarak cephede yer alması gerektiği yerde bulunmalıdır!
Şimdi bu tespitlerin ışığında Say olayına bakalım:

FAZIL SAY NELER DEMİŞTİ?
"Sanatçı, alnında ışığı ilk hissedendir” sözünü, 'Sanatçı karanlığın tehlikesini ilk hissedendir' anlamında düşünebiliriz."
- "Azınlıkta kaldık. Dışlanıyoruz. Bakan eşleri türbanlı, İslamcılar kazandı. Türkiye'yi terk edebilirim."
- "Eğer, günün birinde karanlık güçler Cumhuriyetimize ve ulusal değerlere hayat hakkı tanımazsa, onlara teslim olacak değiliz.
Çünkü, ben, çağdaş uygarlık düzeyini amaçlayan bir kültürün insanıyım. Besteci ve piyanist yönümle Avrupa müzik kültürünü temsil etmeme rağmen, kökenim olan Anadolu halk kültüründen hiç kopmadım. Avrupa Birliği'nin 'Kültürlerarası Diyalog' yılında beni 'elçi' unvanıyla görevlendirmesinin temelinde, sanırım bu özelliğim yatar"

SAY’IN FACEBOOK’TAKİ YAZILARI
Linç yok ortada. Gerçek bir hesaplaşma var. Bu da gizli olmaktan iyidir. Hayatlardan ve yasam tarzlarının farklılığından değer farklılıklarından bahsediyoruz. Bunu da açık açık tartışmak daha iyi kanımca. Bu benim de dahil olduğum 'BİZ' dediğimiz kesimin zaten en büyük endişesi bu; karşı tarafın elini bilmiyoruz... Laiklik, çağdaşlık, modernizm, Batı uygarlığı gibi kavramlarda, hep, 'mekanikleşmiş', 'ezberlenmiş', 'içten olmayan' söylevleri, 6 yıldır yaşıyoruz, 16 yıldır hissediyoruz, 26 yıldır kokusunu alıyoruz…
- Konser vermek, müzik yapmak, beste yapmak, dünya kültürüne ait olmak, çalışmak, yeni şeyler üretmek, dünyanın her yerinde, mücadeledir, hatta bunu MÜCADELENİN ÖN CEPHESİ olarak bile yorumlarsınız, ordan bakmak isterseniz... bakın bir yazar veya ressam evinde sanatını yapabilir, ama bir senfonik eser, oratoryo, opera, konçerto, vs, kurumlar olmadan yapılamaz, kurumlar da devletinse, devlet de VERMEM, YAPTIRTMAM diyor ise, orda mücadele edecek bir şey de kalmamakta. Çünkü DÜELLO kalmamakta, bunun adı PUSU olmakta... derdim orda... ALTIOK AĞITININ Boratoryom dolayısıyla, iktidarın ilk kültür bakanı çeşitli yöntemler kullanarak eserin sansür edilmesini sağladı. Bu olayı hiç unutamıyorum.
Türkiye'de müzik sanatını küçümsemenin başta gelen örneklerinden biri, Milli Eğitim Bakanlığı'nın önceki yıl okullarda müzik ve resim derslerinin kaldırılması girişiminde bulunmasıdır. Bizim milli eğitim sistemimizden sanat eğitimi dışlanamaz. Başka bir olumsuz örnek ise Türkiye'nin bugün 10 bin müzik öğretmeni açığı bulunduğu halde, lisans öğrenimini tamamlayan genç müzikçilerimizin öğretmen olmasını önlemek için engeller icat edilmesidir. Bunlar basının ve halkın gözünden kaçmış olabilir, ama müzik benim mesleğim, benim gözümden kaçmadı."
- Ortaçağ karanlığı, bütün aydınlarımız gibi beni de kaygılandırıyor. En çok da gelecek kuşaklar için kaygılanıyoruz. Eğer, günün birinde karanlık güçler Cumhuriyetimize ve ulusal değerlere hayat hakkı tanımazsa, onlara teslim olacak değiliz"… daha nice nice olay var... ve ÇOOOK dolaylı engellemeceler var...
İçimden gitmek istemek geçiyor. Anlayacağınız bu bir isyan, karar değil. Maalesef orda kemancı dostumuz lafa girmiş espriyle karışık hadi Zurich'e yerleş hem havaalanı da iyidir falan demiş. Bu kadar Abdullah Gül'den Kültür Bakanı'na milletvekilinden başbakanına ne bu panik?

BU TRAVMATİK BİR OLAYDIR! BATICI AYDININ PSİKO-KÜLTÜREL SANCISIDIR! MİLLET VE DEVLET BU DERDİN DERMANINI BULMALIDIR!

Gitmek çaresiz kalmaktan ya da ölmekten hakkikaten daha iyi bir çözüm olabilir. Eğer en karanlıkların uçurumuna sürükleneceksek (ki durum gidişatı biraz o yöne hak verirsiniz ki) benim şu an gitmem söz konusu değil. Kızım var, sevdiğim evim var, dostlarım var ve hala bazı şeyler değiştirilebilir ümidim de var.
- Biz azınlıkta kaldık. Ancak yüzde 30'u teşkil ediyoruz. 'Buradaki hayallerim öldü' diyebilirim. Bu durumu Türkiye'deki herkes görüyor ve biliyor. Ben bunu dile getirdim, hepsi bu kadar. Yine söylüyorum; 'İleride kızımı alıp bu ülkeden gitmeyi düşünüyorum”…
İşte Fazıl Say bunarı söylüyor!.. Türk toplumunda çok önemli yer tutan ve bu toprağın çocuğu olduklarında hiç şüphe duyulamayacak olan, kültür, sanat ve ekonomi hayatında çok önemli görevler üstlenebilecek insan kadromuzun içinde bulundukları pisiko-kültürel durum budur! Peki böylesine önemli ve travmatik bir vakaya yönetim nasıl yaklaşıyor?

PROPLEME DAHA TOLERANSLI, KAVRAYICI, BÜTÜNLEŞTİRİCİ BİR YAKLAŞIM GEREK...
KİMSENİN MAHALLE BASKISIYLA YALNIZ KALIP EZİLECEĞİ KORKUSUNA DÜŞMESİNE İZİN VERMEMELİYİZ!


Sayın Başbakan ne demiş?
“Bu ülkenin sanatçısı, bu ülkeyi terk etmez. Bu ülkenin topraklarında doğan, bu ülkenin topraklarında kalır.”
Sayın Başbakanın demokratik ve toleranslı çehresinin altında yatan dar, partizan ruh hali gene ortaya çıkıvermiş anlaşılan.
Köksal Toptan ne tepki vermiş?
- Ama toplumu yüzde 30, yüzde 70 diye ayırmak yanlış... Türk insanına haksızlık.
- Yüzde 70'lik kesim içinde Fazıl Say'ı hayranlıkla izleyip, ayakta alkışlayanlar var.
Sanatçı toplumun yüzde 70'i ile yüzde 30'unu ortak değerlerde buluşturan kişidir.
- Toplumda değişik düşüncelerin olması demokrasinin gereği.
- Kendi düşüncemizde olmayanı dışlamak yanlış... Terk eder giderim demek de yanlış... Fazıl Say'ın, kendisini seven, sayan, hayranlıkla dinleyen insanları bırakıp gitme hakkı var mı?
Tespitleri gerçekçi, ama tavır daha müsamahakar ve kavrayıcı olmalı değil miydi... Bir baba şefkatine ihtiyaç var…

MİLLİ EĞİTİM BAKANLIĞI’NIN DAVA AÇMASI GEREKSİZ
Milli Eğitim Bakanlığı (MEB), piyanist Fazıl Say’ın müzik ve resim derslerinin kaldırılması ve 10 bin müzik öğretmeni açığı iddiası üzerine, Say hakkında 5 bin YTL’lik manevi tazminat davası açma kararı aldı.
Sayın Toptan nerede, Dengir Mir Mehmet Fırat nerede?
Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay'ın, "Bir değerli sanatçının kendi toplumuna yabancılaşmasını üzüntüyle karşılarım", diyen ve nispeten yumuşak ve gerçekçi bir eğilim ile Genel Başkan Yardımcısı Dengir Mir Mehmet Fırat'ın; "Türkiye'ye vatandaşlık bağıyla bağlı olmayı zül görenler Türkiye'den gidebilir. Çok üzüntü yaşayacağımızı düşünmüyorum sözü insafsız, merhametsiz, dar kafalı ve kavgacı üslubun kaynağı konusunda AKP yönetimini, vatansever tabanı ve sağ duyulu tüm vatandaşları düşündürmesi gereken iki barışmaz davranışı ortaya koyuyor!
Yazımızın başlangıcında Say olayını, hangi bütünün bir parçası olarak görmemiz gerektiğini söylemiştik. Bize bir süreden beri musallat olan doğu-batı, ilerici-laik, cumhuriyetçi-muhafazakar, demokrat-Ilımlı İslam kavgasının bir parçası haline getirilen her değer ne yazık ki bu kavganın anaforunda yutulacak, kaybolacaktır!
Buna izin vermemeliyiz, bu kavgayı aşmalıyız!
Türkiye’nin Cumhuriyet’le kurduğu bütünlüğün, birliğin ve sentezin Türkiye’nin eseri olduğunu, büyüklüğü olduğunu unutmamalıyız!
Ve bu büyüklüğü korumalıyız!

 

 
 
 
Millet Partisi 2007• petek-webtasarım
ana sayfa      |     partileşme    |     yorum     |     arşiv     |     Aykut Edibali